17 Eylül 2011

1953'te neler yaşandı...

II. Dünya Savaşı'nın etkileri altında,

 
İstanbul'un Fethi'nin 500. yıldönümü kutlamaları,




1953'te neler yaşandı.



İstanbul'un Fethi'nin 500. yıldönümü kutlamaları, oldukça erken bir tarihte, 1939 yılında gündeme gelir. Komisyonlar kurulup büyük projeler hazırlanır. Ama savaş sonrası şartları ve o günlerin 'yeni dünya düzeni', '500. Yıl' kutlamalarını da etkiler. 



1939 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnö­nü'nün isteği ile başlanır.




İstanbul'un Fethi'nin 500. yıldönümünün, bu büyük olaya yakışan bir biçimde kutlanması amacıyla, proje üretme çalışmalarına, II. Dünya Sava­şı bulutlarının Avrupa ufukla­rını kararttığı 1939 yılında, Cumhurbaşkanı İsmet İnö­nü'nün isteği ile başlanır. İs­tanbul Valiliği'nce bir komis­yon kurulur.



Savaş başlamasına rağmen faaliyetini sürdüren komis­yon, öncelikle Fatih dönemin­den kalan ve bir bölümü ba­kımsızlıktan harap halde olan tarihi eserlerin imarını öngö­rür. Ancak bunu için 150 mil­yon lira gerektiği belirlenince, çalışmalar ertelenir.
  


Hasan Ali Yücel başkanlığın­da hazırlıklara yeniden başlanır.




 Savaşın ortalarına doğru, bu kez Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel başkanlığın­da, yeni bir komisyon oluştu­rularak '500. Yıl' hazırlıklarına yeniden başlanır. Uzman­lar tarafından hazırlanan yeni proje neler içermez ki!..


Dünyanın dört bir yanın­dan davet edilecek ünlü bilim adamlarının katılımıyla, Fatih ve İstanbul'un fethi konulu konferanslar düzenlenecek; bir 'Uluslararası İstanbul Ser­gisi' açılacaktır.




'Olimpiyat Köyü',



1954 Olimpiyatlarının burada yapılması sağlanacak­tır



Projenin en ilginç yönlerinden biri de, İstanbul'da Olimpiyat tesisleri' kurulması konusudur. 'Olimpiyat Köyü', Topkapı ile Edirnekapı ara­sındaki alana yapılacak, daha sonra da uluslararası temas­larla, 1954 Olimpiyatlarının burada yapılması sağlanacak­tır...



Projelerin 'kutlama' bölü­münde ise fethin temsili ola­rak canlandırılması ve Fa­tih'in otağının, 500 yıl önce kurulduğu yerde canlandırıl­ması öngörülmüştür.



 Törenlere daha sonra Fa­tih'in türbesinin bulunduğu Fatih Cami avlusunda devam edilecek, temsili yeniçerilerin yanı sıra askeri birlikler ve öğ­renciler burada geçit töreni yapacaklardır...



Parasızlık. İlk adım bir türlü atılamaz.

 
Ancak proje üzerine proje hazırlanmasına, havai fişek gösterilerine kadar her şeyin düşünülmesine rağmen, bütün bunların gerçekleşmesi için ilk adım bir türlü atılamaz. En önemli neden, parasızlıktır. Türkiye savaşa girmemiştir gerçi; ama savaşın getirdiği tüm ekonomik sıkıntıları his­setmekte, savunma harcama­ları bütçeyi altüst etmektedir.



Böyle bir ortamda, kutlamalar için 200 milyon lira ayırmak, olanaksızdır.











 Hıristiyan ale­mi ve Yunanistan gücenir mi?




Projenin mali finansmanı tartışıla dursun, kimi yetkili­ler de "böylesine büyük bir projenin tüm Hıristiyan ale­mini, özellikle Yunanistan'ı gücendirebileceğini, gelişmekte olan Türk-Yunan ilişkileri­ne gölge düşürebileceğini" öne sürerek itiraz ederler; da­ha küçük çaplı bir kutlama yapılmasını isterler.

 


Basın, konuyla ilgilenmeye başlar; 500. Yıl kutlama ha­zırlıklarının ne durumda ol­duğu tartışılmak istenir. Yet­kililerden pek bir yanıt gel­mez...



Demokrat Parti, 1950 seçim­lerinde iktidara gelir



Aradan geçen yıllarda, Türkiye 'çok partili' bir siyasi yaşama geçer. Yeni kurulan Demokrat Parti, 1950 seçim­lerinde iktidara gelir; 500. Yıl kutlama programlarını hazır­lama görevi de artık onun omuzlarındadır. Yeni İktidar ne yapacaktır?..



 Basın eleştiriyor




İstanbul'un fethinin 500. Yıl törenlerine sahip çıkan ba­sın, bu törenlerin Fatih'in şa­nına yakışır bir şekilde düzenlemesi konusunda titizdir.



Hürriyet gazetesinin başyazarı Sedat Semavi, 25 Haziran 1951 tarihli baş makalesin­de şunları dile getirir:



"Belki hatırlarsınız; bir­kaç sene evvel (1949 yılında yazdığı makaleden söz edi­yor) İstanbul'un 500. Fetih yıldönümü için yapılan ha­zırlıklardan bahsederken, Fatih'in bu eserini ona lâyık bir şekilde kutlayamayaca­ğımızı ileri sürmüştüm. Vu­kuat (olaylar) maalesef ba­na hak verdi. Kaç seneyi hiç­bir şey yapmadan geçirdik. Bu işi öyle bir komisyona havale ettik ki, uykudan kendini ala­madı ve nihayet toptan istifa­ya karar verdi. (...) Dosta düş­mana kendimizi göstermek ve Türk kabiliyetini tanıtmak için, 5 asırda bir gelen fırsatı kaçırdık. Bunun için ne kadar üzülsek yeridir."



1953 yılına gelindiğinde, daha ortada, gerçekleşen önemli hiçbir şey yoktur... Kutlama günleri gelip çattı­ğında, her şey apar topar ya­pılır...



 Cumhurbaşkanı ve Başbakan kutlamalara katılmıyor.




İstanbul'un Fethi'nin 500. yıldönümünü kutlama tören­lerine, 29 Mayıs 1953 günü Topkapı surları dışında, Ulu­batlı Hasan'ın şehit düştüğü burcun karşında, Fatih'in ota­ğının kurduğu yerde, Vali ve Belediye Baş­kanı Fahrettin Kerim Gökay'ın konuşma­sıyla başlanır.



Törenlerde, Cum­hurbaşkanı Celâl Ba­yar yoktur. Bayar, tam da o gün, İzmir'e NATO Karargâhı'nı ziyarete gider ve ora­da bulunan Kore yol­cusu Türk Birliği'ni denetler. Törene kısa bir mesaj göndermek­le yetinir.



Başbakan Adnan Menderes ise, İngiltere Krali­çesi II. Elizabeth'in taç giyme törenlerine gitme hazırlığı içinde olduğu gerekçesiyle, tö­renlere gelmez. Menderes, an­cak törenler bittikten sonra İs­tanbul'a gelecek ve buradan Londra'ya hareket edecektir.


Türk-Yunan dostluğu zedelenmesin



Devletin üst düzeyinin böylesine önemli bir kutlama törenine katılmayışının altında ise, Türk-Yunan dostluğunun törenler nedeniyle zedelenme­mesi görüşünün yattığı düşü­nülebilir.



Menderes, iktidara geldiği günden beri, Türkiye ve Yu­nanistan arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi için çaba harcan­mış, bu çabaları da karşılıksız kalmamıştır. İki devlet, arala­rına Yugoslavya'yı da alarak, 28 Şubat 1953 günü Balkan Antlaşması'nı imzalamışlar­dır. Siyasal, toplumsal ve eko­nomik alanda yardımlaşmayı öngören Antlaşma, 18 Mayıs günü de TBMM'de onayla­mıştır... İşte, İstanbul'un Fet­hi'nin 500. yıldönümü kutlamaları böyle bir siyasi ortamda ger­çekleştirilecektir.


 Törenler başlıyor




Mayıs ayının 29'uncu günü, İs­tanbul'da, Hükü­met'i, Milli Eğitim Baka­nı Rıfkı Salim Burçak'ın, Meclis'i de 14 milletveki­linin temsil ettiği tören­de, Fahrettin Kerim Gö­kay ilk konuşmayı ya­par. Valinin konuşma­sından sonra, 21 parelik bir atışla surlar temsili olarak topa tutulur (merakediyorum notu: hazırlayanlar merakediyorumgrubu)Da­ha sonra Ulubatlı Hasan'ı temsil eden yeniçeri giysili bir genç, surlara Fatih devrine ait bayrağı dikerken, diğer bir burca da Türk bayrağı çekilir. Tören yerini dolduran bin­lerce kişi bu gurur verici tab­loyu izlerken, programın bundan sonraki bölümü tam ola­rak uygulanamaz.



Bunun nedenini, dönemin gazetelerinden Hürrıyet'ten birlikte okuyalım:



"Ulubatlı Hasan'ın surlara çıkmasından sonra, Yeniçeri, Mehter ve Ordu Birlikleri'nın bir geçit töreni yapması gere­kirken, sivil ve askeri makam­ların zamanında tedbir alma­ması nedeniyle, ortalık bir an­da karıştı. (...) Emniyet ve in­tizamı temin edecek şahıslar ve bu işleri organize edecek bir merci veya baş bulunma­ması nedeniyle kadınlı, erkek­li davetliler ve bilhassa yaban­cı davetliler bu hal karşısında şaşkına dönerek Topkapı'ya doğru akan insan seline ken­dilerini kaptırarak sürüklen­meye başladılar."




Derken, askeri kamyonlar imdada yetişir ve gerek mehter takımı gerekse de geçit tö­renine katılacak kafileler bu kamyonlarla kente girerek ikinci törenin yapılacağı Fatih Cami avlusuna götürülürler.




Fatih Cami avlusu da yedi­den yetmişe, binlerce İstanbul­lu tarafından doldurulmuştur. Önce, Fatih'in türbesi ziyaret edilerek çelenk konulur ve saygı duruşunda bulunulur. Sonra geçit töreni başlar. En önde Fatih'in sancağını, kılıcı­nı taşıyan yeniçeriler yürür, onu mehteran, yeniçeriler ve leventler izler.




Fatih'in Haliç'e indirdiği donanmayı simgeleyen ve Taşkızak tersanelerinde yapı­lan aslının dörtte biri büyük­lüğündeki kadırga, leventler tarafından çekilerek götürü­lür. Onu okullar ve askeri bir­liklerin geçişi izler.


Gazetelerdeki başlıklar




Ertesi günün gazeteleri ço­ğunlukla, törenlerin belli bir düzen içinde geçmesini sağla­yamayan ilgililere ateş püskü­rür, törenlerin de 500. Yıl'a lâyık olmadığını öne sürer.



O günün havasını anlata­bilmek için, bu gazetelerden kimi başlıkları aktarmakta fayda var:



"500 yıllık bir tarih çayır güreşi yaptırır gibi kutlana­maz"



"Bayramımıza ne dev­let reisi katıldı ne de başbakan kapımızı çaldı"



"Programsız ve intizamsız kutlama töreni bir yüz karası idi"




"Ele güne rezil olduk"...

 

Ancak tepkiler bu kadarla kalmaz, CHP Mardin Millet­vekili Kamil Boran, TBMM Başkanlığı'na bir sözlü soru önergesi vererek, Başbakan Adnan Menderes'ten, bu bü­yük günün neden gereği gibi kutlanamadığını anlatmasını ister.




Sedat Semavi ise 10 Haziran 1953 tarihli Hürriyet'te, 'Menderes ile hasbıhal' baş­lıklı yazısında, sorunun yanı­tını kendisi verir:



"Evvela şu Yunan mesele­sinden başlayalım. İstanbul'un beş yüzüncü fetih yıldönümü­nü, Yunanlıları gücendirme­mek için, hükümet olarak kut­lamadınız. Bu, siyasi hayatınız­da yapabileceğiniz en büyük gaf olmuştur."




 Yunanistan cephesi: Bir haftalık yas



İstanbul'un fethinin 500. yıldönümü, Yunanistan'da bir yas havası estirir. 1953 Mayıs'ının son günlerinde, özellikle Atina, Pire, Selanik, Yanya ve Patras gibi büyük kentlerde yas törenleri yapılır. Atina Katedrali'nde, Atina Başmetropoliti Spirido'nun başkanlığında, "Şehirlerin Kraliçesi'nin son savunucusu, Helenlerin sadık kral ve imparatorları Konstantin'in hatırasına ithaf edilen" bir ayin düzenlenir. Bu dini törene, siyasi parti temsilcileri, işçi sendikaları ve meslek odaları temsilcileri, Saray ve hükümet erkanı ile binlerce Yunanlı katılır. Gazeteler, yasın bir hafta süreceğini yazarlar... 500. Yıl kutlamalarının 9 gün sonrasında 16 Haziran'da Yunanistan Başbakanı Aleksander Papagos, Başbakan Menderes'in davetlisi olarak Türkiye'ye gelir.



Adım Adım İstanbul'daki '500. Yıl' kutlamaları...



İstanbul'un Fethi'nin 500. yıldönümü nedeniyle kentte çok farklı etkinlikler düzenlendi. 29 Mayıs günü yapılan temsili 'fetih' sonrası, gece, İstanbul'un surları, hisarlar ve büyük camiler baştan başa ışıklandırılırken, denizde fener alayları, karada ise havai fişek gösterileri düzenlendi.


İlki Sarayburnu'nda yapılan gösterilerde, İstanbul Fetih Cemiyeti'nin uçakla Almanya'dan getirttiği 7 ton havai fişek kullanıldı. Denizde ise Donanma, Denizcilik Bankası, Denizcilik Kulüpleri tarafından örgütlenen fener alayına yüzlerce tekne katıldı. (merakediyorum notu: hazırlayanlar merakediyorumgrubu) Fener alayının Dolmabahçe önünden başlayan gezisi, Beylerbeyi-Üsküdar-Kadıköy rotasıyla Sarayburnu'nda sona erdi...




Bu arada, Belediye Tiyatroları'nda da çeşitli etkinlikler yapıldı. Dram Tiyatro'sunda 'Fatih' adlı oyun sergilenirken, Komedi Tiyatrosu'nda geleneksel 'orta oyunu' sahnelendi. Bunları, Ulusal ve yerel folklor ekiplerinin Kadıköy'deki Süreyya Sineması bahçesi ve Suadiye Plaj Gazinosu'ndaki gösteriler izledi.



Kutlama programı hazırlanırken sportif etkinlikler de unutulmamıştı. Hafta boyunca 'Fetih Güreşleri', 'Fetih Kupası' at yarışları ve futbol turnuvası düzenlendi. O dönemde 'Mithatpaşa Stadyumu' adıyla anılan bugünkü İnönü Stadı'nda, askeri okul, jimlastik gösterileri yaptı... 


30 Mayıs'ın o dönemde, aynı zamanda 'Bahar ve Çiçek Bayramı'na denk gelmesi nedeniyle, Gülhane Parkı'nda da çeşitli eğlenceler düzenlendi. Şenlikler, Taksim'den hareket eden bir deve kervanının Gülhane Parkı'na varmasıyla başladı. Burada gece, Sulukule'den gelen ekipler gösteriler yaptı, Şehir Orkestrası ve İncesaz takımının konserleri de ilgiyle izlendi. Aynı gece Taksim Belediye Gazino'sunda ise seçkin bir davetli topluluğu huzurunda Cumhurbaşkanlığı senfoni Orkestrası tarafından 'Yunus Emre Orotoryası' icra ediliyordu...




Fetih şehitleri için Fatih Cami'sinde okunan mevlidi de çok sayıda İstanbullu izledi (üstte; Yeniçeriler Fatih'in türbesinde)... Resmi kutlamalar, 6 Haziran gecesi, Dolmabahçe Sarayı'nda verilen bir balo ile kapandı.

17 Ağustos 2011

Yılan Görünümlü Kertenkele... Oluklu Kertenkele

Çoğu insan içgüdüsel olarak yılandan korkar.







Bütün yılanların insana saldırdığı ve hepsinin zehirli olduğu sanılır ve bu yüzden de bir yılan görüldüğünde öldürülmesi gerektiği düşünülür.

Ancak hiçbir yılan durduk yerde insana saldırmaz.

Yılanlar çok fazla tahrik edildiklerinde kendilerini tehlikede hisseder ve korunma amacıyla saldırabilirler.


Yılanların çoğu zehirsizdir.


Kemiricilerle, örneğin farelerle beslendikleri için de bunların çoğalmasını önlerler. Eğer yılanların ekosistemdeki rolleri, davranışları daha iyi bilinseydi herhalde hemen öldürülmezlerdi. Aslında bir kertenkele türü olan ancak görünüşleri yılana çok benzeyen oluklu kertenkelelerin başına da yılanların başına gelen şeyler gelir.


Tamamen zararsız olan bu canlının soyu bu nedenle tehlikededir.



Oluklu kertenkeleler adlarını vücutlarının her iki yanında bulunan oluk şeklindeki girintili yapılardan alır. Boyun bölgesinde başlayıp kuyruğa kadar devam eden bu yapılarda kemik plaka yoktur, bu nedenle oluklu kertenkeleler kıvrılarak rahatça hareket edebilir.


Gençler ve erginler birbirlerinden renkleri ile ayırt edilir. Genç dönemde sırt bölgesi açık gri ve bu rengin tonlarındayken karın bölgesi beyazımsı gridir. Sırt bölgesinde kahverengi ya da siyah renkli benekler vardır. Oluklu kertenkele büyüdükçe bu benekler kaybolur, gri bölgeler de sarıya ya da kahverengine döner. Erginleşince vücutları bakır kırmızısı olur.

Oluklu kertenkeleler yumuşak vücutlu böcekler, salyangozlar ve çekirgelerle beslenir. Çok hızlı hareket edebilen oluklu kertenkelelerin boyları 150 cm kadar olabilir. Bitkisi çok olan taşlık yerler, çalılıklar, bahçelik yerler başlıca yaşam alanlarıdır. Taş altları ve kemirici yuvalarına da girerler.


Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde de bulunabilirler. Ülkemizin hemen hemen her yerinde bulunurlar.

14 Temmuz 2011

Sahte Sikke Nasıl Anlaşılır ?

Sikke (Arapçadan), belli bir ölçüye göre basılan madeni bir paradır ve ilkel çağlardan beri ticarette geçerli olan değiş-tokuş yöntemleri yerine daha kullanışlı bir değişim aracı olarak icad edilmiştir.


 Hakiki sikke üzerindeki patin, asit limon alkol ve sirke gibi maddelerle çıkarılabilir, sahte sirke üzerindeki patin ıslak bezle çok kolay temizlenir, bu yol pratik ve kolaydır. Hakiki sikkeler üzerinden bulunan patinler yosun yeşili,duman rengindedir, sahte sikkelerde bu olay olmaz. Hakiki sikke avuç içinde kayar sahtesi yapışır yada kaymaz.


Sahte sikkeler aşağıdaki unsurlarla karşılaştırılarak da anlaşılmaktadır.

1- Ağırlık ve çapları arasında uyumsuzluk olanlar

2- Alışımın sesi (madeni)

3- Yazılardaki harf hatası

4- Pres artığı

5- Döküm kalitesi

6- Harfler üzerinde ki silikler.


7-Gerçek olmayan kaplamalar

8- Sonrada kazandırılmış sahte patin yapısı

9- Üzerindeki resimlerin tarih ile alakasının bulunmaması

10- Alışımın renk farklılığı



09 Temmuz 2011

Bütün arabalar suya düşünce batar mı?

     Yüzmeyi bilen tek araba Volkswagen'ın bizim "Kaplumbağa" dediğimiz "Beatle" (Böcek) modeli...




    Bu model öyle hava geçir­mez bir araba ki, kapıyı ka­pamak için bile bir cam aç­manız gerekiyor. Bu özelliğini kapıların çevresinin çok sıkı oturmasına borçlu... Özel donatılmış Vosvoslar, Sidney ve İrlanda'da denize sürüldü. Suda giden bu arabalann mo­torları, sıkıca kapalı metal koruyucuların içine yerleşti­rildi. Hareket mili ise perva­neye bağlandı... Sızıntı bile olmaması için kapıları kay­naklanan bu arabalara tavan­dan girilip çıkılıyor. Bu fıkır o kadar da çılgın bir şey de­ğil... Öyle ki, Alman ordusu, II. Dünya Savaşı sırasında. Kaplumbağa prototipi planla­rına dayanarak, hem suda hem de karada giden bir anfıbik araba yapmayı planlamış­tı. Hatta, buna ilSchwimm-wagen" (yüzen araba) adını bile vermişlerdi...






30 Haziran 2011

'Fu-Go Operasyonu'

ABD semalarında Japonların  'Fu-Go Operasyonu'

11 Eylül,

 
                       ilk saldırı değildi!

            

1944'te Japonya'nın düzenlediği 'Rüzgar Gemileri Operasyonu' günışığına çıktı. Basit balonlarla ABD'ye saldıran Japonların hedefi, ormanları ve ekinleri ateşe vermekti. Kuzey Amerika'ya bin balonun ulaştığı düşünülüyor; bunlardan 361'inin varlığı kesin olarak saptandı.

Saldırı kamuoyuna 1985 sonlarında açıklandı.

Oregan'da Bly ya­kınındaki Gear­hat Mountain ormanında bir anıt. İkinci Dün­ya Savaşı'nda hayatını kaybe­den Amerikalılar anısına diki­len anıtlardan en az bilineni kuşkusuz. Tarihçilerin gözün­den kaçan ve Amerikan arşiv­lerinin ancak 1985 sonrasında kamuoyuna duyurduğu bir savaş olgusuna tanıklık edi­yor. 

                    

İlk kurbanlar piknikteki çocuklar

5 Mayıs 1945.Günlerden pazar. Muhterem papaz Arc­hie Mitchell, hamile karısı ve yanlarındaki bir grup çocukla birlikte piknik yapacak bir yer aramaktadır. Papaz otobüsü park ederken çocuklardan bi­rinin ayağı madeni bir nesne­ye takılır. Çocuklar ne oldu­ğunu anlamak için ellerine al­dıklarında bu nesne infilak eder. Elsie Mitchell ve 11-13 yaşlarındaki beş çocuk olay yerinde can verir.


Bu altı Amerikalı, İkinci Dünya Savaşı'nda ABD topra­ğında savaşa kurban giden ye­gane kişiler olarak tarihe ge­çecektir. Çünkü bu patlayan madeni nesne bir bombadır, Japon yapımı bir bomba.


Japonlar gerçi 7 Aralık 1941'de de Pearl Harbor'a saldırırlar; ama Hawaii 1898'den itibaren ABD top­raklarına katılmış olsa da Pa­sifik Takımadaları o tarihte henüz ABD'nin bir parçası değildi ancak 1959'da ellinci eyalet olacaktı.



Tokyo saldırısına misilleme olarak yapıldı

Kuzey Amerika kıtasında altı kişinin ölümüne yol açan bomba, 1942'de Hornet uçak gemisinden havalanan Ameri­kan bombardıman uçakları­nın Tokyo saldırısına Japon­ların bir misillemesidir.


Tokyo'ya yapılan saldırı pek maddi bir hasar yaratma­mış olsa da imparatorluk ken­tinin göbeğinde kendilerine meydan okunması, Japonların ulusal onurunu yaralar. Buna mutlaka karşılık verilmelidir, hem de ABD'nin kendi topra­ğında, diye düşünülür.

Genelkurmay, donanması­nı Amerikan sularında tehli­keye atmayı reddeder. Kami­kaze uçaklarına gelince, he­nüz savaşın geleceği belli ol­madığından ve fethedilen top­rakların elde kalması için bir uzlaşma barışı ön­görüldüğünden, bu uçaklara, Asya cephesinde çok iş düşecektir,

 

Balonlarla, hava cereyanından - 'JET AKINTISI' yardımı ile saldırı planlanıyor.


Bunun üzerine balon uz­manları devreye girer; coğrafi uzaklıktan ve doğanın sundu­ğu olanaklardan yararlanmayı düşünürler. Evet, Pasifik Ok­yanusu'nun devasa büyüklü­ğü, Amerika kıtasına insan unsuruna dayalı bir saldırıda bulunmaya izin vermemekte­dir. Ama senenin bir döne­minde, 9 ile 10 bin metre yük­seklikte batıdan doğuya doğ­ru esen güçlü hava cereyanın­dan, 'jet akıntısından' yarar­lanmak söz konusu olabilir.



                       

Bolun saldırısı Japon Genelkurmayı’na sunuluyor


Uzmanlar geliştirdikleri projeyi Japon Ge­nelkurmayı'na su­narlar. Hidrojen gazıy­la şişirildikten sonra at­mosferin üst tabakasına sa­lınacak olan ve üzerlerinde yangın çıkartıcı bombalar taşıyan balonların, saatte 200 ya da 300 kilometre hızla Pasifik'i aşması ve hiç fark edilmeden, 70 saat içinde Kuzey Amerika'ya ulaşması mümkündür.



Balonlar ABD'nin üzerine geldiğinde devreye girecek bir mekanizma, bombaların etra­fa saçılmasını sağlayacaktır. Genelkurmay projeyi benim­ser. Mühendisler 12 bin met­re yükseklikte uçabilecek bir balon geliştirirler. Hidrojenle şişirilen bu balonun yapımında, tabaka­lar halinde dut ağacı ka­ğıdı ile bizde 'Trabzon hur­ması' olarak bili­nen Japon hurmasın­dan elde edilen tutkal kul­lanılır. Balonun çapı 10 metreyi geçmez. Ucundaki küçük sepet safra görevi gö­ren kum torbaları, dört ya da altı adet yangın bombası ve balonun kılıfını imha etmeye yarayan bir sistemle donan­mıştır.


Balonlar Amerika toprağı­na vardığında etrafa saçılacak olan bombalar her 24 saatte bir teker teker patlayacak şe­kilde tasarlanmıştır. Bu arada balon da, hidrojeni tutuştura­cak pikrik asit ile magnez­yumdan oluşan bir karışım sa­yesinde, kendi kendini imha edecektir.

Japon Genelkurmayı bu projeye bayılır

Bir de uygun kod adı bulur: Fu-Go Operasyonu, yani 'Rüzgar Gemileri Saldırısı'

Neredeyse hiç fark edilmeden sessiz sedasız hede­fe doğru yol alan bu silahın ABD'de ve aynı zamanda Ka­nada'da felaketlere yol açma ihtimali yüksektir. İlk başta söz konusu olan, her iki ülke­de de ormanları ve ekinleri ateşe vermektir.


                     

 Operasyonun ikinci evresinde bakteriyolojik saldırı vardı


Amaç, Amerikan silahlı kuvvetlerinin önemli bir kıs­mının ülke topraklarında kal­masını ve böylece Asya'daki kıskacı gevşetmesini sağla­maktır. Operasyonun ikinci evresinde bakteriyolojik bir saldır öngörülür: Veba ve şarbon taşıyacaktır balonlar. Japonya her gün yüzlerce ba­lon fırlatmak niyetindedir.


İlk girişim başarısızlıkla sonuçlanır

1944 Haziran'ın da uçurulan 200 balondan hiçbiri Amerika kıtasına ula­şamaz. Aynı yılın Ekim ayın­da tasarımlar gözden geçirilir. Bu defa 15 bin balon üretil­mesi öngörülür; fiilen 10 bin adet üretilir ve bunların 9 bin 300 tanesi fırlartılır.


İki hafta sonra Amerikan karşı-casusluk servisleri alarm­dadır. Bir balon kılıfına ait parçalar bulunmuştur denizde. İlk başlarda Amerikalı görevli­ler bunların meteorolojik amaçla ya da hava saldırılarına karşı önlem mahiyetinde kulla­nılan balonlar olabileceğini dü­şünür. Bunu izleyen ay, bir ba­lona ait olabilecek parçacıkla­ra Oregon'da, Montana'da, hatta Birleşik Devletler'in ku­zeydoğusundaki Michigan'da bile rastlanır. Bunun nasıl bir nesne olduğu üç aşağı beş yu­karı kestirilmektedir. Safra olarak kullanılan kum tahlil edilir ve menşeinin Honşu Adası olduğu saptanır.
Japonların balonlarla karşı saldırıya geçtiği farkediliyor


Kaliforniya kıyıları üzerin­de uçmakta olan Amerikan Hava Kuvvetleri’ne ait bir uçak bu balonlardan birini fark edip onu parlamadan ye­re indirmeyi başardığında ar­tık hiçbir kuşkuya yer yoktur: Japonlar Amerika'ya karşı saldırıya geçmiştir... Kağıttan balonlarla!



Amerikan yönetimi çareler aramaya başlar

Roosevelt yönetimi durumun vahametini kavrar. O güne dek Amerikan askerleri en gelişmiş silahlar, en ola­ğanüstü stratejiler konu­sunda kafa yormuştur. Şimdi, yaptıkları bütün tahlilleri bir daha göz­den geçirmek zorunda­dırlar. Ülkeyi yakıp yık­mak için rüzgardan ya­rarlanarak okyanusu aşan, nerdeyse sıfır maliyetli böyle­sine basit bir silah, kelimenin gerçek ve mecazi anlamıyla tam bir 'bomba' etkisi yaratır.


                           

Yangınlardan çok halkı saracak olan korku dalgasın­dan kaygı duyulmaktadır

Bakteriyolojik tehdidin somut bir biçimde gündeme gelmesi halinde bu korkunun paniğe dönüşmesi olasıdır. Pek çok Amerikan vatandaşı "ne oldu­ğu belirsiz uçan cisimler" gör­düğünden söz etmeye başla­mıştır bile, yerel gazetelerde bu kimselerin tanıklıklarına yer verilir. Amerikan hüküme­ti konuyla ilgili haberlere yayın yasağı koyar, aynı zaman­da da Fire Flye Operasyo­nu'nu başlatır: 3 bin asker sal­dırıya en açık kıyı bölgelerine gönderilir. 300 paraşütçü itfa­iye eri ve onların hava birlik­leri, sürekli alarm durumunda bekletilmektedir. Birçok savaş uçaği kâğıttan küçük balonla­rın yerini tespit etmekle gö­revlendirilir. Bu dut ağacın­dan yapılma balonlardan isa­bet alan tek Amerikan kenti, 4 Ocak 1945'te Oregon'daki Medford olacaktır.


Japonlar operasyona neden son verildi?


Yayın organlarına getiri­len yasağın bir diğer etkisi de Japonlar üzerinde kendini gösterir. Balonlarının ABD'de panik yarattığı kulaklarına gi­decek olsa, Japonların bun­dan cesaret alarak daha çok balon gönderecekleri açıktır. Dolayısıyla "Rüzgar Gemile­ri" saldırısının yol açtığı so­nuçlar açığa vurulmamalıdır. Bu taktik Amerikan yetkilile­rinin umduklarının ötesinde başarılı olur. Gazeteler­de balonlarının yıkıcı et­kisinin izine dahi rastla­mayan Japon Genelkur­mayı, gönderdikleri ay­gıtlardan hiçbirinin he­defe ulaşmadığı sonucu­na varır. Hidrojen sağlama imkanı da sınırlanınca, Ja­ponlar bu operasyona 1945 Nisan'ında son verirler.


Japonlar yanlış zaman seçmişlerdi


Oysa bu uçan kâğıtlar deh­şet verici sonuçlar yaratabilir­di. Yazın başlatılan ilk saldırı başarılı olsaydı ya da ilkba­harda durdurulan ikinci saldı­rı birkaç ay daha sürdürülsey­di, yangın balonlarının Ameri­ka'nın batısında güneşin ka­vurduğu ekinleri ve ormanları yakıp yok etmesi işten bile de­ğildi. Ama operasyon esas ola­rak 1944 sonbaharıyla 1944-1945 kışında yürütülmüştü, yağmurun ve karın bu bölgele­ri yangınlardan koruduğu bir zaman diliminde.. Aslında Ja­ponları Fu-Go Operasyonu'nu sürdürmeye teşvik edecek bir olay da yaşandı, tabii bundan haberleri olsaydı...


                 

Basına yapılan sansür çok etkili oldu


1944 sonunda Pasifik'i aşan balonlardan biri Was­hington Eyaleti'nin doğusun­daki Hanford Engineering Works'e elektrik sağlayan yüksek gerilim hatlarına takı­lır. Kaderin bir cilvesi, 9 Ağustos 1945'te Nagasaki kentini yerle bir edecek plu­tonyum bombası bu enstitüde hazırlanmaktadır. Bu balonun tarihteki ilk nükleer felakete sebep olmasına ramak kalmış­tır. Bomba yapımı için gerekli uranyumu üreten nükleer re­aktörün soğutulmasına yara­yan devredeki pompalar bu yüksek gerilim hatlarından elektrik almaktadır. Aşırı ısınma durumlarında, Çernobil'de olduğu gibi, reaktör çı­ğırından çıkar ve kontrol edi­lemez hale gelir. Bereket ver­sin, Hanford Enstitüsü'ndeki yedek devrelerin çalışmasıyla tehlike atlatılır. Buna karşın üç gün üretim durur ve atom bombasının yapımına ilişkin Manhattan projesinin gerçek­leşmesi bir süre gecikir.


Kıtalararası ilk silah denemesi


Kısacası, Japon dut ağaç­larından yapılma kâğıttan ba­lonlar, iyi hazırlanılmadığı için az hasara yol açtı, ama yi­ne de üç binden fazla askerin ve pek çok savaş uçağının se­ferber edilmesine neden oldu. Kıtalararası silahların ilk ha­bercisi olan bu basit aygıtlar, insanoğlunun bir kez azmetti mi amacına ulaşmak için çok fazla maddi olanağa ihtiyacı olmadığını da gösteriyor. Ni­tekim Fu-Go Operasyonu'nun maliyeti sadece iki milyon do­lardır; İkinci Dünya Sava­şı'nda silahlanma için harca­nan servetlerle, kıtalararası balistik füzelere (ICBM) yatı­rılan milyarlarla, Ronald Re­agan'ın Stratejik Savunma İni­siyatifi'nin 40 milyarıyla ya da Başkan Bush'un yıldızlar savaşı projesiyle kıyaslandı­ğında, bu rakam bir hiçtir.


Birçok balonun ne olduğu bilinmiyor


Bugün, Kuzey Amerika'ya bin balonun ulaştığı düşünülü­yor; Kanada'dan Meksika'ya kadar uzanan alanda, bunlar­dan sadece 361'inin varlığı ke­sin olarak saptandı.